Milattan önce beş yüzlerde 2

9Evet nerede kalmıştık. Bu yazıya devam edecek miyim etmeyecek miyim diye çok düşündüm ve sonuç ortada. Bok gibi bir devam yazısıyla devam ediyoruz.

Kadir Hüsam ile tanıştıktan sonra hayata bir senelik ömründe bağlanmadığı kadar bağlanmış ve babası gibi olmamak için ant içmiştir. Çünkü Kadir’in babası Recai tam bir unutkandır. İnsan isimlerinden tut, akşam eve giderken alacağı ev erzağını bile unutan bir adamdır. Recai anasına bile madara olmuştur. Anası neredeyse hergün ”bir gün karını da bir yerlerde unutacaksın Recai” diye dalga geçmektedir kendisiyle.  Recai, Kadir doğduktan sonra hayata küsmüş, hayatındaki tek anlamı olan karısı Nebahat’in kendinden uzaklaştığını farketmiştir. Recai ”Bazen dünyadaki her şeyi unutsam da bir Nebahat’imi hatırlasam” diye düşüncelere dalar durur ve o düşüncelere daldığı sıralarda yapması gereken ne varsa unuturdu.Recai gerçek bir gerizekalıdır. Nebahat tekdüze bir ev hanımıdır, hayatına anası, babasıyla başlayıp sonra Recai ile devam etmiş, sonrasında da yeni düzenek olarak Kadir eklenmiştir. Tabi her yeni gelişmede Nebahat bir şeyleri de ihmal etmiştir. İşte Recai tam bu ihmal edilenlerin arasında kalmıştır.

Kadir Hüsamettin’in tamir atölyesinde çalışmaya yeni başlamış ve halinden acayip memnundur. Hatta memnuniyetine ”amına kodumunun şu dünyasına on güneş doğsa bir tanesi bana denk gelmez ama yine de hayat devam ediyor” kıvamında devam etmektedir. Anlayacağınız makine yağına bulanmak, ter ve çay kokusu arasında gidip gelen bir yerde çalışmak Kadir’i hayata keskin hatlarla bağlamıştır. Hatta Kadir o kadar bu hayata bağlanmıştır ki kendisine ait hıyar duruşu felsefesini üretmesi an meselesidir.

Bir gün Hüsamettin Kadir’i atölyede ararken Kadir’i arabanın arka koltuğunda görür. Kadir arabanın iki kapısını açık bırakmış ve arka koltuğa boyu boyuna uzanıp ellerini de birbirine kovuşturarak hıyara benzer bir şekil almıştır. Hüsamettin Kadir’e bakar ve Kadir’in kendisini farketmediğini ve Kadir’in gözlerinin kapalı olduğunu farkeder. Hüsamettin ” Lan sen ne yapıyorsun orada it?!” diye bağırır ama Kadir’de tık yoktur. Hüsamettin tekrar bir ” Lan!” diye bağırır ama bizimkinde hiçbir tepki yoktur. Hüsamettin Kadir’in kollarını kavrar ” Sen benle dalga mı geçiyorsun?” deyip Kadir’i arabanın içerisinden çeker ve Kadir yerde hıyar gibi durmaya devam eder. Hüsamettin çocuğun ölmüş olabileceğinden endişelenir ve üzerine bu sefer su dökmeye karar verir. Çünkü su Hüsamettin’in düz dünyasında ölüyü diriltebilecek tek ulvi araçtır, ne de olsa vücudun üçte ikisi sudur. Neyse Kadir Hüsamettin’in  sulu girişiminden sonra gözlerini açar ” Ya ne oluyor amına koyayım, bir rahat bırakmadın be usta” der. Tam bu sözleri sarfederken suratına da kocaman bir tokadı yer ve Hüsamettin ” Senin amına korum, puşt! Ne o öyle yatmalar, gözü kapatmalar? Hadi şimdi siktir git işini bitir!” der ve masadaki çayını alıp dış kapıya doğru yol alır. Kadir cevap bile vermemiştir, zaten vermesine de gerek yoktur, çünkü yağı değişecek çok araba vardır.

Kadir hıyar duruşunu yatakta, otobüste ve bilimum yerde ve durumda denemelerine devam eder. Birgün Kadir öyle bir dayak yer ki bu onu bu duruşa daha da bağlı kılar.

Hikayenin devamı bir sonraki haftaya sevgili Fanlar. Si yu leytır.

Milattan önce beş yüzlerde

banana_budhaMerhaba  bizi dinleyen fanımız. Star Wars filminden beri bir sik yazmadığımızı gördüm. Şimdi de görev olarak bir şeyler saçmayalamaya geldim. Bu yazımda Milattan önce beş yüzlerde neler olmuş onlara değineceğim. Bu dönemde şişko bir çocuk orta asyada dünyaya gelmiş adı Buda. Hayda şimdi Buda’cılığa mı başladı bunlar diyebilirsiniz. Katılıyorum. Korkmayın böyle bir sike başlamadık. Tarih böyle amk değiştirek mi? İYİ TAMAM SİZ İSTEDİNİZ. TARİHİ DEĞİŞTİRİYORUZ.

M.Ö. 565 yılında Kadir adında bir çocuk dünyaya geldi. Kadir bildiğin sıska, uyumayı çok seven, kalktığı zaman da dolabın kapısını açıp kapatan bir adamdı. Milattan önce 565 yılında buzdolabı nereden çıktı yahu diye sorgulamayın. Biz tarihi yeniden yazıyoruz. Neyse bu Kadir hayatı boyunca dikiş tutturamadı. Hayatı odasıyla dolap arasındaki mesafede, lan dolapta acaba ne vardır gibi sorgulamaları yapmasının hazin olması kadar hazindi. Sonra Kadir M.Ö. 566. yılında  Usta Hüsamettin ile tanıştı. Şimdi arkadaşlar Kadir bir bebek, ulan nasıl dolaba yürüyor, ne bileyim efendim nasıl bir insanla iletişim kuracak aşamaya geldi diye sorguluyor olabilirsiniz. Sorgulamayın. Çünkü tarihi yeniden yazıyoruz. Buzdolabının varlığını kabul ettiniz e, o zaman tüm hikayeyi okuyacaksınız. Usta Hüsamettin torna tasfiye konusunda uzman. Adamın hayatı araba altına yatmaktan, makinelerin dişlileriyle uğraşmaktan dümdüz hale gelmiş. Adama abi Cuma ne zaman bitecek dense yarın diye cevap verecek konumda. Neyse, Kadir ile Hüsamettin’in yolları Kadir’in babası Recai’nin arabayı Hüsoya emanet etmesiyle başlar. Arabanın içerisinde tabi Kadir’i de unutmuştur. Kadir Hüsamettin’in makine yağlı suratını görünce ağlamaya başlar. Hüsamettin der ki ” Ana len eniğe bak, len senin baban senden kurtulmaya mı çalışıyor, öfff bok çuvalı gibi de kokmuş bu” der ve Kadir’i bırakır. Kadir’de der ki ” Küçüksek küçük mü sıçaydık” der ve ikisi de gülmeye başlarlar.  İşte Kadir’in oto çıraklığı burada başlar. Bu zaman arasında M.Ö. 567’de Hıdır dünyaya gelecektir. Hıdır’ın felsefesi ilerleyen günlerde sana ne kötülük yapılıyorsa sen mislisiyle karşılık ver şeklinde olacaktır ve işte Kadir ile Hıdır’ın amansız savaşına sebep verecek felsefeye ramak kalmıştır.

Arkadaşlar hikayenin devamını ilerleyen zamanlarda bu boktan bloğumuzda takip edebilirsiniz. Alternatif tarih’in gerçek tarihle orantısı aşağı şekildedir. Hikayeye tarihin akışına göre. Rum bitirim Kristofyan, ünlü doktor Dr.OZ, Kristofyanın yancısı Ebabil ve yine bunların en ortasında Misketçi Hagop hikayeye katılacaktır.

 

  1. Buda (Siddharta Gautama) dünyaya gelir.
  2. Taoizm’in kurucusu Çinli filozof Lao-tze dünyaya gelir.
  3. Konfüçyüs (Kung Fu-tze) dünyaya gelir.
  4. Konfüçyüs’ün, ‘sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma’ felsefesi Çin’de yayılır.
  5. Ünlü Yunan filozofu Sokrat (Socrates) ve ünlü hekim Hipokrat (Hippocrates) doğdu.
  6. Sokrat’ın öğrencisi filozof Eflâtun (Plâton) doğdu.
  7. Yunan Filozofu Democritus ‘maddenin en küçük parçası atomdur’ diyerek ilk atom teorisini geliştirdi.Sevgiler saygılar
    Member 1

Star Varavaras

Naber Sevgili Fanlar,

Sikerler.NET‘de dile gelen bir şeyi burada dile getirmek istedim.

1. Derbi olduğu zaman fanatik olan orospular ve orospu çocukları.
2. Hiçbir sikten anlamayıp döneme ayak uyduran insanlar.
https://sikerler.setphrase.com/posts/919
12366453_1037492036301934_5458761857747104562_n

Evet Star Wars’ı çoğumuz seviyoruzdur, güzel olay, hikaye, corc amca paraları cepliyor falan da bazen o anı hissetmek adına kafanızı götünüze sokuyor musunuz diye soruyorum. En büyük merakım bu sorunun cevabı. Geçende bir ecnebi hatunun gereksiz bir şekilde ayın 18’inde filmin çıkacağını ve girişin çok zor olacağı endişesine karşı başka gün git demem ortama büyük sessizlik getirmişti. Bazılarının da anı yakalamak herkesle beraber o ENERJİYİ hissetmek siktenliğini anlatmaya çalışması da bana gülünç geldi. Toplu olarak yapılan her şeyin sonu orcide son bulacağı için bu ENERJİ olayını kötüye çekme adabıma fırsat olarak görüyorum. En iyisi Star Wars fanlığını veya hiçbir fanlığı abartmamak en iyisi.

Grup olarak neler yaptığımıza gelirsek. Ben Member 1 olarak dünya ve galaksiler arası bilimsel çalışmalarımı sürdürüyorum. Dünyayı yönetmenin zorluklarını anlatan ve hiçbir zaman okuyamayacağınız kitabımı yakın zamanda çıkaracağım. Diğer grup üyeleri de hemen hemen aynı şeyleri yapıyorlar. Yeni müzik var mı diye soranlara cevaben var birkaç yakında yayınlarız, belki de yayınlamayız. KEYFİMİZİN KAHYASI MISINIZ? Kahyalık başvuruları için info@funforafan.com adresine mail yollayabilirsiniz ama maillere bakmıyoruz.

Herkesle beraber bir şeyleri hissetmek istiyorsanız mültecilerle beraber boğulmayı deneyebilirisiniz. Son dönemlerde o baya popüler.

… çünkü biz sizden iyiyiz

Değerli müzik sevenler, bizi sevmeyenler ve değerli hiç sevmediğimiz çoğunluk. Öncelikle merhaba demek istiyorum. Bloğu boşladığımızı zannetmeyiniz çünkü sizden çok daha meşgulüz. Neyse, ana konuya girmeden önce geçen hafta iddia ediyorun fun for a fan… adlı komüniteyi SetPhrase’de başlatmıştık biliyorsunuz. Aranızda SetPhrase nedir diyenler varsa oluşturduğumuz komünitelerden üç aşağı beş yukarı ne olduğunu kavrayabilirsiniz. Yok, kavramadım ben diyorsanız eğer akılsızsınız demektir. Zaten akılsızsanız burayı okusanız da bir mana veremeyeceksinizdir.

IPBDtKY

Aşağıdaki linkten neden onlardan daha iyi olduğunuzu yazın ve lütfen iki de hikaye sıkıştırın ki sizi gelecek blog yazısında ifşa edebilelim.

http://cunkubizsizdeniyiyiz.setphrase.com

Geçen

Eskiden insnalar gitarla poz verirdi ne bileyim yapılabilecek bir ton dingilliği bir arada yapardı ve bunların hepsi normaldi. Neden şimdi bunları göremiyoruz. Neden şimdi herkes otuzbir çekmiyormuş gibi davranıyor. Biliyoruz hepiniz bunu yapıyorsunuz saklamayın ya.

Geçen yazdığım yazıda abdik guptik grup isimlerine çemkirmemden ötürü bir hayli tepki aldım. Vay efendim onların tırnağı olamazmışız ( sanki olmak için uğraştık amına koyayım), vay efendim onlar Türkiye’nin geleceğiymiş ( Hangi gelecek?), vay efendim bir bir sikten anlamıyormuşuz da bok atıyormuşuz ( BİZE DEDİ?), neyse işin anlayacağınız tarafı gerçekten biz bunları söylerken sizlerde bu kadar yaralar açacağımızı bilemiyorduk. Gerçi Türkiye’deki boktanlık potansiyeli ölçeklenebilirse boğazınıza kadar gereksizlikle boğuştuğunuzu, bunlardan bir tanesinin en azından bu gruplardan ve bu grupların çevreye saçtığı geniş MALANKOLİK etmenler olduğunu anlayabilirsiniz. Lütfen yapmayın sevgili bizi sevmeyenler. Kendinize biraz değer veriyorsanız ki bundan pek bir şüpheliyiz böyle şeyler yapacağınıza burnunuzun bokuyla oynayın daha iyi.

Yeni ne yapıyoruz

Tabi yaz geldi, çiçekler açtı, karılar taytları çıkardı ve o daracık şortlarını giydi, bazıları etek de giyebilir hiç sorun değil. Neyse işte böyle bir dönemde ne yaptığımız az biraz tahmin edebilirsiniz. Yeni bir albüm hazırlığı. Evet sevgili hiç sevmediğimiz çoğunluk yine bir albüm yayınlayacağız. Bu albümü nereden alabileceğiniz konusunda hiçbir fikrimiz yok ama alırsınzı bir şekilde. Piyasada bu kadar siktirikliği kaldırabilecek bu çoğunluğun alımı da yüksektir diye tahmin ediyoruz.

Tavsiyelik müzik

Scientist Of Sound

İki kişilik dev kadro. Anlayamazsınız.

 

Tupper Ware Remix Party

Sahnelerini görmesem paylaşmazdım, çünkü çok hipstır gözüküyor şu haliyle. Grup sahnede de kayıtlardan farksız şekilde çatır çatır çalıyor kardeşim.

 

Fidlar

Şimdi sevigli arkadaşlar, ecnebilere çok tamah etmesek de ve devşirmeliği baya bir eleştirsek de bu adamların yaptığı işe şahsen ben inandım. Siz pek umrumda değilsiniz, inanmasınız da olur. Arada açın dinleyin.

Carpenter Bruth

Alli kulli şeyleri seviyor, yeni dönem hipstırcılıkla imtahan oluyorsanız Carpenter Bruth tam sizin için. Lütfen her yerde ağzınızı eğe eğe bunu konuşmayın. Yeri gelir ağzınıza vururlar.

 

 

iddia ediyorum…

Çoğunuz zamanında bir milyon kişiye ulaşmak için bolca iddia ettiniz. Kah facebook üzerinde kah mail gruplarında kah twitter’da. Peki, sadece bizim için iddia ettiniz mi? Hayır. Çünkü buna sizi zorlamadık. Neyse artık zorluyoruz.

Aşağıdaki linke tıklayarak iddia’larınız görmek isteriz.

iddia

http://iddia-ediyorum-fun-for-a-fan.setphrase.com

Bunun yanında hayatınıza dair yapacak pek bir şeyiniz yoksa. Doğum günlerinizde bile hayatınızdan sıkılıyorsanız. Sıkılmayın, sıkın. Çünkü bazılarının canını sıkmak iyidir. Hatta bazıların canını o kadar sıkın ki. Neyse devam etmeyeceğim artık bu cümleye.

Neler oldu neler bitti

Ben Member 1 olarak ev taşıdım falan. E insanın milyonları olunca göte rahat batıyor ve yeni yer arayışlarına giriyoruz. Ev taşımak zor iş ama az eşyanız varsa dünyanın en şahane insanı sizsiniz demektir.

Müzik konusuna gelince. Arada bir şeyler bireysel olarak kaydetsek de henüz sizlere yayın yapmadık belki bu temmuz ayında hiçbir zaman yayınlanmayacak bir başka albümümüzü daha yayınlarız.

Şarkılar şöyle:

  • Peruk
  • Ay la may lav
  • Babam bile seni sevmedi
  • Pitbull’lu kız

Yarrak Kürek Grubu

thumb_640_360_79

Sabahın köründe Türkiye’deki yeni grupları dinlediğimde aklıma çok fazla şey gelmiyor. Nedenlerini pek sıralamaya gerek yok. Küçüklüğümüzde keyif aldığımız şeylerden büyüdüğümüzde de keyif alabiliyor muyuz cümlelerine de hiç girmek istemiyorum. Küçükken az ile mutluyduk, büyüdük ve şimdi fazla ile mutluyuz. Peki bu dediklerimin sabah dinlediğim müziklerle ne alakası var? Aslında pek alakası olmasa da çoğu yapılan müziğe yeni olarak bakamıyorum. Yani anlayacağınız büyüdük ama müzik hala fazla değil. Şimdi bazılarınız sorgulayacaktır, ya nasıl fazla değil zibilyon tane grup var falan diye. Beyoğlu’nda ve Kadıköy’de abuk subuk birkaç grup ismi dönüyor ve sizler 15 milyona merdiven dayamış İstanbul’da sadece bunları dinliyorsunuz. İşin komik yanı grupları kuran adamlar da bazen hiç değişmiyor. Bazısı tekrardan grup kurma heyecanını yaşamak için farklı isimlerde yine farklı abuk gruplar kuruyor. Süper dandik bir isim buluyor, bunun kesin tutacağını da düşünerek eskiden başlamış olduğu serüvene yeniden başlıyor. Hatta şu saniyelerde bile bir tanesi daha kurulma aşamasında olabilir. Şimdi 15 milyonluk İstanbul’da bu kadar sığ kalmışlığı eleştirip ondan sonra da yeni kurulan gruplara bok attın diyenleriniz varsa sorunumun yeni kurulan grup değil, çoğunluğu aynı üyelerle kurulan gruplar olduğunu kavramışsınızdır umarım.  Kavrayanınız varsa telefon numaramı falan vereyim arada telefondan sohbetleşiriz.

Elde ne var ne yok?

Elde armut var, elma var derken elde bilimum yarraktan kürekten grupları görüyoruz. Eskiden Can Bonomo’ya kızıyorken şimdi bunlar grup halinde geliyorlar. İş daha ciddi ve kötü anlayacağınız. Neyse sözü kısa kesmek istiyorum, çünkü aklıma pek bir şey gelmiyor, zaten bunu da öylesine yazıyorum. Yarrak gibi, özgünlükten bir dirhem nasibini almamış, orjinal diye yutturulsa da yine de her yerden kırpılıp biçilen işlerle 80 milyonluk ülkede hala müziği popüler mecrada değil, merdiven altında bulmaya çalışıp lezzet aramaya devam edeceğiz gibi gözüküyor. Bu arada gittiğiniz mekanlar da umarız yakın gelecekte batar ve gidecek mekanınız kalmaz.

 

Sizleri hiç sevemedim

Member1

 

Bornoz ile oturmak

Merhaba değerli dinleyen,

Önce bunu dinle:

Ben member 1 olarak bu yazıyı yazarken Türkiye radikal kararlarının üzerinden geçiyor, babalar günü geliyor, orta doğu’da sular ısınıyor (gerçi hangi dönem soğudu ki), aynı zamanda birçok şey oluyor ama hepsini yazmaya çalışırsam bu iş çok uzun sürer ve yazı da baymaktan öteye gitmez, hatta şu anda bile sıkıldım şunu yazmaktan.

images

Neyse gel gelelim hayatımızın değirmenlerinde neler oluyor, bitiyor bir bakalım;

Bendeniz member 1 olarak milyon dolarlarımızı bir dış mihrak edasıyla Türkiye sınırları dışına çıkardım, nedenine gelince; varolan sürerlilik analizimdeki sapmaları 2010 yılından beri farketmiş olsam da, hadi yine olur düşüncesiyle kendimizden fedakarlık edip Türkiye sınırları içerisinde milyon dolarlarımızı barındırdık. Bununla beraber hiçbir zaman yeni gruplara desteğimizi de eksik etmedik, bu yüzden yeni bir girişim yapmaya karar verdik.

Üstteki satırlar baya uzun süre önce yazılmış olup hala Türkiye ve konumu ile ilgili bir bok değişmemesi çok ilginç. Neyse size bir girişim falan açıklamaya çalışacakmışım ama yok öyle bir girişim falan. Milyon dolarlarımızı yine bir yere sıvayamadık.

Ana crop_alfkonuya gelecek olursak. Bu bloğu açmamızdaki yegane sebep Türkiye şartlarında insanların boktanlıklara katlandığını, belirsizlikler üçgeninde gidip gelen ülkenin daha ne kadar belirsiz olabileceğini sorgulamaktı. Alf dizisiyle mutlu olan bizlerin tekrardan mutlu olabileceği o günler gelecek mi, hala cevap veremiyoruz. Belki uzaylı istilası falan olsa acayip şık olur, kimse de kimseye suç atamaz.

Umursamak ve umursamamak arasındaki ince çizgi banyodan çıktığınızda üzerinizdeki bornozun sizden ne kadar su emdiğiyle doğru orantılıdır. Eğer bornoz tüm suyu emiyor ve sırılsıklam bir hale gelip hamam peştemalına dönüyorsa o zaman umursuyorsunuzdur ve eğer o bornoz hala bir ayının şömine önüne atılmış postu kadar kuru ve sıcaksa umursamıyorsunuz demektir. Yani anlayacağınız bornoz bir zenginlik gbathrobeöstergesidir ve eğer düzgün bir bornozunuz yoksa Türkiye sizin için çok zor bir ülke olmaya devam edecektir.

Şimdi size buradan şifreli tarifler vermiyoruz, kriptik olarak incelemek isterseniz yazdığımız her şey gelişi güzel dizilmiş ve tamamiyle aklımızın size sunduğu dimağlar çerçevesinde gidip gelmektedir, bu yüzden bir anlam yüklüyorsanız lütfen daha az film izleyin ve lütfen daha az kitap okuyun. Biz sizleri cahil, cüheyla ve hayata katılmamış moronlar olarak görmeye daha çok alışıktık ve lütfen bu şekilde devam edin çünkü daha çok geliştikçe ne bok yediğinizi bilmiyorsunuz.

Neyse şimdi sadede gelelim ben bu bloğu niye yazdım, canım sıkıldı ondan yazdım, ülkede elektrik kesilmiş, savcının tekinin kafasına sıkılmış. Türkiye’de tepkisiz kalmamak adına hepinizin bornozlarınızı giyip, lan ne bok yapmamız lazım bizim diye düşünmeye başlamanız gereken gün olduğunu belirtmek için yazdım. Aslında bir siki de belirtmek için yazmadım bu yazı da çok yarrak kürek oldu, bir bok yapmayın ya, oturun, okey atın.

Sen sanıyo musun ki ben buraları unuturum

Evet kadıköy’de içki içmeyi bırakmış olabilirim. bir aydır ağzıma sigara koymamış olabilirim. akşam 7’den sonra bir lokma bir şeyi mideye indirmeyi çoktan unutmuş, gece 12’de yatıp sabah 7’de kalkmayı alışkanlık haline getirmiş olabilirim. içkiyi aydan aya hadi bilemedin iki haftada bir, ”kız arkadaşla” bir sahil balıkçısında 2 duble rakıyla sınırlandırmış olabilirim. evde her gün, annemin mayaladığı yoğurttan, hiçbir sebep yokken şifa niyetine bir kase yiyor, her gün koskocaman bir bardak portakal ve nar karışımı meyve suyu sıkıp içiyor olabilir, hastalandığım vakit 3 gün boyunca, yorganın altından çıkmayıp en hızlı biçimde iyileşmeye çalışıyor, içliksiz bakkala dahi gitmiyor olabilirim. Evden işe, işten okula, okuldan eve bir üçgende seyreden hayatımda, tamamen iyi niyetimle aralara, sosyal bir takım faaliyetler sıkıştırmaya çalışıp, üstelik bunda da başarılı olabiliyor olabilirim. kar yağınca içimi mutluluk sarsa da, aslında yazı daha çok seven çok normal bir insan olabilirim. ama bu demek değildir ki ben member 8’liğimden vazgeçtim. biz member sekiz’in sekizini boşuna mı yan yatırdık???  bak mesela; member 1i yan yatır: member çizgi oluyo. member 3ü yan yatır; member meme oluyo (göt de olabilir bakış açısına göre değişir). member 6’yı yan yatırırsan bi sikim olmuyo ama ters çevirirsen 9 oluyo bi şey farketmiyo. o zaten sabit bi adam olduğu için yan da aynı çapraz da. ama member 8i yan çevirirsen ”ebedi member” oluyor.

hayatımı belli bir düzene soktum sevgili fanlar. değişimden hiç hazetmeyen bir adamım. ama taaa ebesinin heraklitosundan bu yana -yani değişim denilen sikkoluğun adı konulduğundan bu yana- bunun kaçınılmaz netice olduğunu biliyoruz. bu süreçte bazı şeylerin farkına vardım…

ama hakikaten ne farkı var amk şimdi bunların?

 

Arkadaşlar bu değişim denilen şey o kadar ama o kadar çelişkili bir durum ki… kendinizi değiştiriyorsunuz, bütün dünyanız değişiyor, dünya zaten her daim değişiyor, her şey her an hareket halinde.. bunca devinim, bunca efor sarfiyatı, ATP israfı sonucunda dönüp bir bakıyorsunuz ki; hiçbir şey değişmiyor siktiminin dünyasında. yani evren, içinde bulunduğu sonsuz kombinasyonlu değişimin, her bir kombinasyonunda ayrı bir forma ve ayrı bir vaziyete dönüşse de her şey birbirinin yorum katılmış veya direkt olarak imitasyonu gibi duruyor. bütün uzakdoğuluların birbirine benzediği gibi.

 

değişimin ”surette” varolduğunun mutlak gerçekliğini irdeleme gereği duymuyorum,  canlı ve cansız varlıklar cismen dönüşüm halindedir. peki ya öz? öz de değişir veya dönüşür mü? ruh biçim değiştirir mi? insan benliği değişir mi? bir çok insan karakterlerindeki belli kırılma noktalarıyla radikal değişimlere maruz kalabiliyorlar. çevremizde çok fazla zevkleri fikirleri duyarlılıkları değişen insanlar var. –insan benliğinin ve hayatın, varoluşu ve yaratılışından  esinlenilerek icat edilmiş olan ”sinema”nın teknik metninde yani, dramatik bir film senaryosunda olması gereken 5 temel noktadan biridir karakterin değişimi.– insan bazında baktığımızda değişim ve /veya dönüşüm mümkün gibi görünüyor. -(gerçi hala tartışmaya açık bir konu)- ancak insanlığın resmine baktığımızda, yeryüzünde iki ayağı üzerine dikildiği günden bugüne koruduğu karakteri, ruhu, benliği; sebil gibi dağıtılan değişimden nasibini almamış gibi duruyor. evrim, yöresinden bile geçmemiş. insan biçim değiştirmiş ancak ruh ve gidişatın istikameti değişmemiş.

öz dediğim aslında bu genel ruhtur. özünde kural bulunmayan bir yaratık kendi kendini, kendi kendine yarattığı, ahlak denilen bir yasayla hapse tıkıyor (işte ilk ve son değişimi). işin kötüsü bu deli saçması yasaların peşinden tüm bu ruh gidiyor. o gün bugündür değişme ve değişememe arasında arafta kalmakla lanetlenmiş ‘insanoğlu’. tüm evren değişime katılıp ahengle dans edip, sonsuzluğun içinde dönüp dururken, insanoğlunun ruhu kibirinden değişmemekte ayak diretiyor. tıpkı düşmesi kaçınılmaz olduğu halde, düşmeyi kabul edemeyen kibirli insanların, düştükleri zaman mutlaka bir yerlerini kırmaları gibi, her gün içerilerden bir yerini kırıyor.. işte bu yüzden o savaşsız, kavgasız, aydınlanmış dünyanın çağını hayalleyen ütopyalar, hiçbir zaman gerçekleşemediği gibi, bütün sistem kendi içinde patlayıp dünya, insan ve insanoğlunun ruhu tamamen yokolana kadar da gerçekleşmeyecektir.

 

değişim kaçınılmazdır. insan olmakla beraberinde getirdiğin kibirden sıyrılıp, o değişimin girdabına kendini bırakabiliyorsan sevgili fan; bırak kendini, ak git dünyayla birlikte. çünkü sen değiştiremezsin hiçkimseyi, hiçbir şeyi. kendin de dahilsin buna. sadece değişim gelir seni çeker, sen de, ya ayak diretir sike sike girersin girdabın içine, üstüne bir de girmiycem derken sağa sola çarpar kafayı gözü dağıtırsın, ya da bırakırsın kendini yağ gibi akıp gidersin hayatın derinliklerine, bi lunaparkta roller coastera binmiş gibi. kendi arzunla ve eğlenmek için.

he ama bu söylediklerimden ”oh oh menber 8 artık yavşaklık yapmamıza izin veriyomuş” gibi bi şey algılamayın, zira yavşaklık halen affım dışıdır.

 

sevgilerimle

member ∞

-katmandu 2013-

 

NOT: SAKIN HA!! kışın ortasında sigarayı bırakmağa falan kalkışmayın; bi grip oluyosunuz, 15 gün yataktan kalkamıyosunuz. haberiniz olsun.

Kime ayıp neye ayıp

 

Bugün Cevahir Alışveriş Merkezi’nde dolaşırken iki adamın arasında geçen konuşmada abi ayıp olmasından sonra diğer adamın burnunu karıştırarak, kime ayıp neye ayıp demesi en memnun olduğum anlar arasında top 10’a girmiştir. Taşınma mevsimi olan yazın haliyle ben de taşınıyor ve koçtaşşaklarından sikealara tepenin başı mobilyalardan ordan buraya gidiyorum ama hiçbir şey almıyorum, almadığım gibi de bir tane satış görevlisini kitliyorum soruyorum da soruyorum soruları, mesaisi boşa gitmesin ipnenin diye.

Neyse ayıp olmasındaydık, kime ayıp neye ayıp dedikten sonra abimizi bir an düşündüm ve yeni bir aydınlanma daha yaşadım. Aydınlanmak için himelayalara giden arkadaşlarıma buradan selam ederim ama orada da bir bok bulamadınız, ben burada burnunun bokuyla oynayan adamın sözünde bir şeyler aranıyorum ve hayatım pek şahenk. Peki aranma neydi, onu henüz bilmesem de memleket istediğimiz yolda umursamaz ve siklemez halde gitmekte hatta vitesini bile arttırmış durumda, çok memnunuz bu durumdan.

Gezi Parkı Olayları

Gezi parkı olayları için çok protest duruşumuz olduğundan dolayı çoğu şarkı bekleyen insanların bizden bir şey dinleyememiş olması ne kadar kendilerini üzdüyse de, üzülmeyin. En azından bizi dinliyorsunuz, bu bile teselliniz olabilir.

Gezi parkı olayları hakkında 2 satır bir şey karaladıktan sonra ana konuya gelemedim. Cevahir Alışveriş Merkezi de kokulu mum kokuları mis gibi yükselirken, geçenlerde bir yüksek lisans görüşmesinde başıma gelen dandik bir olayı anlatayım bari. Ben oturmuş ne kadar şahane bir grup olduğumuzdan bahsediyordum ve isimsizlik güzel şeydir diyordum, zira bizim de grup üyelerinin isimleri yok, sadece üyeler var diyordum. Bunu dedikten sonra karşımdaki kız ne siz …’mısınız dedi, malum bir hip grubun adını sarf etti ve ben de tabi hayır biz onlardan daha iyiyiz dedim ve bir yandan da düşündüm, ulan bizim grupla özdeşleştirdiği gruba bak dedim.

Hayat bazen çok acımasız bazen de çok tatlı adeta %50 indirimlerin yalan olduğunu bile bile girdiğiniz dükkanlar gibi acımasız ve tatlı ve mum kokulu. Alışveriş merkezinin etkisi çok büyük bu yazımda, her yerden bir şey fışkırıyor amına koyayım.

Yağ satarım bal satarım

Bugün malum bir tavukcunun sooooo reklamını görünce aklıma gelen yağ satarım bal satarım oyunu oldu. Hayır yanlış anlaşılmasın malum bir hamburgercinin kızartılmış tavuk başı satmasından aklıma çağrışım yapmadı bu olay.

Küçükken hayat bize o kadar basitti ki, yapabileceğimiz şeylerin sınırı hayal gücümüzle genişliyordu, yani sikko oyuncaklarla oynarken orada dünya savaşı çıkarabiliyorduk veya ben mukavadan evler yapıp bir şehir kuruyordum şahane kaplumbağam prensi de (evet adı prens) bu şehrin içerisinde film çekmeye zorluyordum. Filmin efektlerini ve aksiyonlu sahne dekorlarını bir kurutma makinesi, bir çalışma lambası ve mutfaktan aldığım çatal ve bıçaklarla yapıyordum. Tabii en sonunda tüm şehri yakmak final sahnesini oluşturuyor, orada tüm film kopuyor ve minik member 1 salonun ortasını yakmış oluyordu Bu yakma deneyimlerim emin olun yaşım ilerledikçe daha fazla arttı, robot yaparken, dünyanın en büyük kaldıracını sandalyeden yapacağıma inanırken veya salonun ortasında kasetten kuleler yaptığımda dünyanın tepesine erişmiş gibi hissederken bir yanma eylemi gerçekleştiriyordum. Neyse ki bu yanıcı madde alışkanlığımı en son salon koltuklarını ve elimi bir motoru kolonya ile çalıştırma hevesimle yaktığımda sonlandırmış oldum. Merak etmeyin elimde kalıcı bir iz kalmadı, iz yok yani. Anlayacağınız tam bir gerizekalı olmakla ile maceracı olmak arasında çok ince bir çizgi vardı ki ben muhtemel tam bir gerizekalı kategorisinde fink atıyordum.
Yağ satarım bal satarım oyunu bana hiçbir zaman zevk vermedi, zira şu günlerde insanların televizyon programlarında saçma sapan yarışmalara katılmalarının zevk vermediği gibi bu boklu oyun da gayet neşesiz bir oyundu. Olay şu ki bizler bu oyunu oynarken ulan birisi benim arkama mendil bırakacak da sonra ayağa kalkıp koşacam diye deliriyorduk. Abi 20 –  30 tane sübyanı nasıl oturtur ve aynı yerde saçmalatırsanız diye sorsalar sanırım o zaman bile yağ satarım bal satarım derdim, hala da diyorum. Sıra beklemek hayatta yaşadığımız en sikik olaylardan biri ve emin olun çocukluktan itibaren kanımıza bu boku işliyorlar.

Hayat uzun bir sıra bekleme aslında, herkes bir şeylerin sırasını bekliyor, kimi otobüs, kimi banka kimisi ise sevişmek için sıra bekliyor, genelde bu sevişme sırası bayramlarda daha çok oluyor. Herkese iyi bayramlar.